09 06 2011

dost...anlamak başka bir şey..

Bütün kâinata okunması gereken bir kitap, dinlenmesi gere­ken bir senfoni, görülmesi gereken bir tablo gibi bakabilsek. İçinde yaşadığımız hayat, kalp gözü açık olanlar için bir cennet. Akıl almaz güzellikler, incelikler, ibretler, hikmetlerle dolu. Ne yana bakarsan bak, Allah’ın vechi oradadır.

İçimizde uyuklayan ve uyanmak için bir temâs, bir ses, belki bir kelime bekleyen nice gerçekler vardır. İnsanoğlu, Kur’an’da anlatılmış olanları henüz anlamadı. O bilgileri anlayabilecek düzeye henüz gelBunların yanında kafa ile öğrendiğimiz, hafıza yardımı ile saklamaya çalıştığımız bilgi­ler ne kadar sönük, ne kadar zavallı kalıyor. En olmayacak gibi görünen nedenlerle, bazen bir bakış, bir davranış, bir ses tonu ile birden düğümlerin çözüldüğü oluyor. Yıllarca önceydi. Bir ak­şamdı. Danıştay’dan çıkıyordum. O gün beni üzen, kıran, inci­ten bazı durumlar olmuştu. Çok zor yürüyordum. İçimde gittikçe büyüyen bir bezginlik, bir sıkıntı vardı. Dudaklarımda Yunus’un mısraı, mırıldanıyordum. “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” diyordum. Birden Danıştay’ın önündeki parkın bahçıva­nının sesini duydum. Anadolu’nun o yiğit, o mert çocuğu, sevgili Mustafa “Merhaba Sabri Bey nasılsın?” dedi. Sesi yeni doğan güneşin ilk ışıkları gibi idi. Huzur veren, sükûnet veren, dinlen­diren bir ses. O seste hiçbir sun’îlik, samimiyetsizlik, riyakârlık yoktu. Yeni yağmış kar gibi bembeyaz, tertemizdi. Birden içimin ışıdığını, aydınlandığını hissettim. Sıkıntılarım duman gibi dağıl­dı. Yok oldu. Kendimi çok ama çok güçlü hissettim. Düşünün efendim, bir hatır sorma deyip geçmeyelim. Bazen bir hatır sor­ma hasta insanı iyileştirir, mutsuz insanın içini ışıkla, renkle dol­durur. Allah küçük şeylere büyük görevler yüklüyor. Bazen guru­ra kapılanlara dersleri âciz kullarla veriliyor. Ebabil kuşları, Kâ­be’yi yıkmak için gelen Ebrehe ordusuna, küçük kızgın taşları minicik gagalarıyla fırlattılar.

Evrene baktığımızda ilk görülen şu oluyor. Her şey Allah’ın sonsuz incelikte, akıl almaz düzendeki plânının bir unsuru. Ve her şey Allah’ın birliğini ilân ediyor. Var olan Hak’tır, gayrısı yok­tur. Bir küçük fidan, yumuşak kökleriyle toprağı, bazen kayayı bile delip geçiyor. Bugüne kadar gökten kaç trilyon kar tanesi yağdıysa hepsinin geometrik şekli, estetik güzelliği birbirinden farklı. Adalette parmak izi çok önemli, çünkü birbirinin aynı iki parmak izi yaratılmamış. Tabiatta tekerrür yok. Her oluş birbi­rinden farklı. Bazen makinede küçücük bir parçanın kırılması, bir trenin raylarda yoluna devam etmesine engel olur. Bazen minicik bir kıvılcım tonlarca odunu yakar kül eder. Büyük ser­vetler, küçük israflarla erir. Bazen sıcak, içten, yumuşak bir ses tonu, bir katili, bir caniyi, bir hırsızı hidayete götürebilir, ışığa kavuşturabilir. Çoğumuz şahit olmuşuzdur. Bazen hırçın, kaba, saygısız, küstahça bir davranış bir çuval inciri berbat edebilir. Kalbin kapısını kilitleyebilir, karşıdaki insanı ömür boyu küskün, kırgın, incinmiş yaşatabilir. Polisteki, adliyedeki vakaları incele­yin. Çoğuna ufacık, ama ufacık bir söz, bir bakış, bir davranış neden olur. Kaleyi fethetmek için bir menfez yeter. Hayatta her şey ince bir hesap üstüne kurulmuştur. Bir bardak çaya on iki şeker koyarsanız o çay içilmez. Denge bozulmuştur. Sağlıklı, olgun, kâmil insanlar her şeye değerince yer vererek hiçbir şeyi ne gözde büyütüp ifrata giderek, ne küçük görüp hiçe sayarak orta yoldan ayrılmazlar. Çünkü işlerin hayırlısı vasat olanıdır. Huzur, sükûn ve mutluluk içte sağlanan dengenin meyvesidir. Sevâbı ve günahı eşit olan bir insanın yapacağı minicik bir iyilik, bu eşitliği bozuverir, lehe çevirir; susam tanesi kadar iyilikten ne çıkar deme. Bazen seni o minicik iyilik ve güzellik kurtarabilir. Gayreti bırakma. Her mekânda ve her zamanda daima daha iyiye, daha güzele doğru yürüyelim. İnsanların en büyüğü, en yücesi, “Elinde bir hurma fidanı varsa, kıyamet kopuyor da olsa, onu hemen dik” buyuruyor.

Hayatta her şeyin yeri, değeri ayrıdır. Notaları sadece ardar­da sıralamakla beste yapılmış olmaz. Koskoca bir ağacı ufacık bir tohumda görmektedir hüner. Gözlerim var diye, her zaman, her yerde gördüğünü sanma. Bakmak başka, görmek başka şeydir. Yunus “cümle yerde HAK nâzır, göz gerektir göresi” der. Kur’an-ı Kerim’de “Göklerde ve yerde nice belgeler var ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler.”(Yusuf, 105) buyuruluyor. Asıl hüner küçük, minicik zerrelerin bütünde aldığı yeri görmektedir. Her şey akıllara durgunluk veren “bütün”ün parçasıdır. Nefsin egemenliği altında yaşayan, onun pençesin­de kıvranan nice insan vardır ki, kendilerini evrenin merkezi sanıyorlar. Bozuk bir plak gibi hep takıldıkları aynı nokta etra­fında dönüp duruyorlar. Bunlar evrendeki âhenge uymayan za­vallı insanlardır. Yunus, “Bu semaa girmeyen sonunda piş­man olur.” der. Önemli olan gerçeğin özüne inebilmektir. Bu­gün modern insan hiçbir şeyin farkına varmadan yaşıyor. Derya içinde, deryayı bilmiyor. Uzaya gidiyor, aya ulaşıyor ama aynı yerde beraber yaşadığı insanların kalbine ulaşamıyor. Ne kadar acı. İnsan kendini tanımıyor. İnsan artık bir güle bakarak heye­can duyamıyor, ürperemiyor, gözünden yaş gelemiyor diye ya­kınmıyor. Einstein, insan ne doğan güneşin farkında, ne batan ayın, diyor, akıllar markla, dolarla, mercedesle meşgul. Herkes kendi hayatının oyununu oynadığının farkında değil. Oysa bir süre sonra herkes bunu banttan seyredecek; kendi hayatının oyununu... Ağzından çıkan her sözün, yaptığı her davranışın, kırdığı her kalbin hesabı var. Karşılığını görecek. Bu dünya âhi­retin tarlası. Herkes yaptığının hesabını verecek. Ne ektiyse onu biçecektir. O halde Muhammedî neş’eye kavuşmak için da­ha ne bekliyoruz? Kederli olmamızın kökünün, varlığımızın hik­metini bilmeyişimizde saklı olduğunu bilsek. Tüm olumsuzluklar hayatın, varoluşun amacının ne olduğunun bilinmemesinden, hayatın amacının yanlış yorumlanmasından doğuyor...

Biz bu dünyaya mânen, maddeten tekâmül etmek için gel­dik. Ne zamana kadar? Son nefesimizi verinceye kadar. Her gün, her saat, her dakika... Hayat tuzaklarla dolu, çok dikkatli olmak gerekiyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Kurt bazen en güzel meyvenin içinden de çıkıveriyor. Önemli olan sahip olmak değildir; onunla ne yaptığımız, ne yapacağımız önemlidir. Se­bepler daima, köklerde, derinlerde gizlidir. Büyüklük kuvvette değil, kuvveti yerinde kullanıp kullanmamakta gizlidir. Önce kal­be gidecek, ona ulaşacak yolu bulabilmektedir hüner. İnsanın içinde olmayanı ondan beklersek ne olur? Hiçbir şey. Aman bu­rada çok dikkatli olalım. Kalp kırmayalım. Kalbe giden yol çok ince, çok hassastır. Kaş yaparken göz çıkarmayalım. Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Orada çok ince bir nokta vardır. “Ya Musa, yu­muşak ve tatlı söyle” buyurulur. Çünkü firavun da olsa insan insandır. İncelik, yumuşaklık, sıcak ve samimi olmak, saygılı ve edepli olmak insana seslenişin sırlarıdır. En sert, en katı, en ka­palı kalplere bile duygunun tılsımlı eliyle ulaşılabilir. Sevgiden bakır altınlaşır. Sevgi her şeydir. Kutsî Hadiste “Ben insanın sırrıyım insan benim sırrım” buyuruluyor. İnsan ruhu, Allah’ın sır dolu nakışlarını taşıyor. İnsanın kalbine ancak, mânâ âle­minin kanunlarıyla nüfuz mümkündür. Zor kullanmak, bağırıp çağırmak, saygısız ve kaba davranmakla insan kalbine asla, ama asla giremeyiz, Her insanın kalbi zora, kabalığa, edep­sizliğe karşı şahlanır. Hep işitiriz. Efendim, şunu kaç kere söy­ledim, dinletemedim diye. İyi güzel de acaba onu nasıl söyledin, telkinde, tebliğde kullandığın malzeme nasıldı? Unutmayalım ki, söylenenden çok, nasıl söylendiğidir önemli olan; kulakların de­ğil, kalbin duyduğudur. Eğer söylenecekler insan kalbinin derin­liklerinden gelmiyorsa, Allah rızası için söylenmiyorsa, ne kadar edebiyat yapsak, sonuç hiçtir. Nefisle söylenen, gösteri yapa­rak, çalım satmak için söylenen sözlerin karşılığı sadece esne­melere tanıklık etmek olur. Herkes sıkılır.

Önemli olan insan ruhunun derinliklerine inmek, orada ebe­diyen devam edecek izler bırakabilmektir. İyinin, güzelin, doğ­runun tohumlarını ekebilmektir. Yoksa, bir anlık heyecan sar­hoşluğu yaratan parlak sözler, geride hiçbir iz bırakmadan, sa­man alevi gibi söner. Fırtınaya, rüzgâra karşı herkes kapısını kapar. Kalbin kapısı da öyledir. Kalp, ancak kalple satın alına­bilir. Bir insanı ithâmla, karalamakla, küçük görmekle söze baş­larsak, bir süre sonra hem de kısa bir süre sonra o da bizi ithâm eder, karalar, küçük görür. Polemiğin kaidesi budur. Sertlik sert­liği getirir. Saygısızlık saygısızlığı getirir. Bugün hepimiz çok zor şartlar altında yaşıyoruz. Sosyal yönden, ekonomik yönden, ailevî şartlar yönünden hepimiz zorlanıyoruz. Ve kabul edelim. Hiçbirimiz ideal, mükemmel, kusursuz insanlar değiliz. Tered­düdün varsa, kabul etmiyorsan gel, seni sana göstereyim. Gör kendini, gör de kimseye tepeden bakma. Kimseyi küçük, hakir, basit, önemsiz görme. Bir insan ne kadar kusurlu da olsa onun ruhunun gizli bir köşesinde asil, büyük, temiz ve yüce olan bir taraf vardır. İş oraya hitap edip, o noktayı çiçeklendirmekte, me­nevişlendirmekte. Ulu orta, kaba saba hitaplar, ithâmlar insan­ları büsbütün küstürür, kırar, incitir, umutsuz yapar.

Bugün insanlar dünyanın her tarafında ıstırap içinde. Çile içinde. İnkisâr içinde. Yıkık. Perişan. Bir de sen vurma ne olur. Mümkünse, yapabildiğin kadar sev onları. Bağrına bas. Ekme­ğini bölüş onlarla. Onların gözyaşına ortak ol. Yiğitlik burada. Aşık Veysel “Benim derdim bana yeter, bir de sen dert kat­ma bülbül” der. Yunus “Sevelim, sevilelim” diyor. Bütün me­sele, kalbe gidecek yolu bulabilmektedir. Söyle Allah aşkına, sevgi, saygı, edep, tevâzu ve incelikten başka bunun yolu, yön­temi var mı? Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin, karşındakinin anlayabildiği kadardır. Ne olur, yaranın üstüne kezzapla gitme­yelim. İnsan ruhunun en gizli köşelerinde saklı kalmış olan o temiz, o güzel noktaları gün ışığına çıkaralım. Zemheride, kış kıyamette hiç bahar çiçeği açar mı? Baharı bekler. Biz de öyle olalım ki, o gizli noktalar tezâhür ve tecelli edebilsin. Kalpler dirilsin. İnsan uyansın. Barajları dolduran o tek tek yağmur dam­lalarıdır. Mevlânâ, bir damla yağmurun denize faydası vardır diyor. Biz de, insanları ithâm edeceğimize, rahmet olup üzer­lerine yağalım. Bir insan bizi gördüğü zaman Allah’ı hatırlıyorsa, bizim bir değerimiz var demektir. Yoksa, kendimizi adamdan saymayalım. Sadece, nüfus sayımında bir rakamızdır, o kadar.

Lotüs, bataklıkta yetişen bir çiçek türü. Oradaki kokuları nefis bir kokuya dönüştürüyor. Bu çok anlamlıdır. Hep etraftan, toplumdan, insanlardan şikâyet edenlerin bu noktaya dikkat­lerini çekerim. O çiçekken şikâyet etmiyor, iyiliğin fenalığa karşı bir zafer şarkısını terennüm ediyor. Peki biz ne yapıyoruz? Bilin ki, bütün gönül darlıkları bu dünyaya fazla bağlanmaktan do­ğuyor. Susmasını bilen kurtulmuştur. Ne mutlu güzel huyları benimseyenlere, kötü huylardan sıyrılanlara. Tecrübe ettiğin in­sanı yeniden tecrübe etme. Bil ki bu akılsızlıktır. Ârif, sustuğun halde, senin sırrını söyleyendir. Sükûtu çok olanın, kârı da çok olur. Dilin iffeti susmasıdır. Konuşmayı öğrendiğin gibi susmayı da öğren. Tarttığın ölçü ile tartılırsın.

Başkasına kuyu kazan, kendini o kuyuda bulur. Dil konu­şunca kalp susar. Kalp konuşunca dil susar. Çok şeyler bilmek yerine, küçük şeyleri yapmayı, uygulamayı tercih edin. Hiçbir olayı küçümsemeyin. En küçük olay bile alınyazısı gibi açılır. Alınyazısının kendisi de, eşsiz güzellikte, geniş bir doku gibidir. Bu dokunun ipliklerini çok ince bir el dokumuş, bir iplik, bir ikincisinin yanına konmuştur. Gününüze sessizlik içinde baş­layın, sessizlik içinde bitirin. Saygı dikkatle başlar. Yılmayın. Sabırsızlık göstermeyin. Unutmayalım ki, en uzun yolculuk bile ilk adımla başlar.

Göğü yırtan, önüne çıkanı deviren siklon rüzgârının orta­sında sessiz, sakin bir merkez vardır. Biz de, bu hayat fırtına­sının ortasında sessiz, sakin kalmasını öğrenelim. İnsanı sükût ve tebessüm kadar hiçbir şey güzelleştiremez.

Güzel olmak isteyen, haram düşünceleri, haram hayalleri, haram sözleri ve davranışları terketmelidir. İtiraz etmeyin lütfen. Hayaller, düşünceler eyleme dönüşmedikçe suç olmaz ki deme­yin. Bu iddiada bulunanlar, insan ruhunu tanımayan, insanın varoluşuna yabancı kimselerdir. Tıka basa haram hayaller ve düşüncelerle dolu bir kalp ve kafadan, ilerde olumlu, güzel bir insan davranışının çıkması mümkün müdür? Hayaller ve düşün­celer kalbe ve kafaya atılan tohumlardır. Bir gün mutlaka yeşe­rir, boy verirler; hem de hiç umulmayan, beklenilmeyen za­manlarda. Nezih, temiz, asil, pırıl pırıl tohumlar ek ki ürünü de güzel olsun.


Japonlarda aslolan sükût etmek, işini büyük bir saygı ve edeple, sükûn içinde yapmaktır. İşini küçümsemeyi, hor görmeyi kabul etmezler. İş iştir. Ve onu, aşkla, heyecanla yüreklerini ka­tarak yaparlar. Önemli olan derler, yapılan iş değil, onun nasıl yapıldığıdır. Çocukluklarından itibaren sessiz olmaları, yavaş sesle konuşmaları, yumuşak davranmaları telkin edilir. Göste­rişten uzak, yalnız yalınlığın, sadeliğin, edep, incelik ve zarafetin egemen olduğu bir hoş, bir güzel, yaşam tarzı önerilir. İmparator sarayı bile, bütün teferruattan, gösterişli möblelerden uzak, son derece sade bir görünüş içindedir.

Dünyaya gelişin gâyelerinden biri de insanlık ve edep öğ­renmektir. Kalbin edebi sükûttur. Susan kurtulur. Güzellik dilin altında gizlidir. Sükût, incelik, edep ve zarafet insanı her gittiği yerde sultan yapar. Susmak, vakar elbisesidir; ilimlerin üstü­nüdür. Düşmanlarının sevinip bayram etmesini istemiyorsan, onlara derdini açma. Yan ama tütme. Eğer insanların senin için iyi düşünmelerini istiyorsan kendi hakkında fazla konuşma. Adâb-ı muaşeretin en önemlisi kendinden hiç bahsetmemektir. Sükût öyle bir unsurdur ki, içinde büyük şeyler kendiliğinden şekillenir. Hayat atının eğeri üzerinde gevşek ve yumuşak otur­mak gerektir. Olgun bir insan daima telâşsız ve sakin olur. Sükûna ve teslimiyete kavuşanlarda inanılmaz bir güzellik gö­rürsünüz. Çevredeki insanların sana verdikleri üzüntüleri kal­binde sakla. Yan ama tütme. Fitne uykudadır. Sakın uyandırma.

Hayatın her ânı bir karar zamanıdır. İnsanın iftiraya karşı koymasının tek çaresi, vazifesini yapmaya devam etmesi, sesini çıkarmamasıdır. Her hâlin bir makamı, her makamın bir hâli vardır. Bakılan bakana bağlıdır. Bakmasını bilen görür. Aley­hinde söylenmedik söz bırakmayanlara bir gönül dostu şöyle diyor: “Onlar bizim sabunumuzdur. Onlar olmasa nasıl te­mizleniriz...” Kıyamete yakın, en az bulunacak olan, helâl para ve kendine itimat edilecek dosttur. Ancak güzellik içinde yaşa­yanlar, güzellik içinde ölebilirler. Güzel olmak istiyorsan, haram işleri bırak. O’na dayan, sana yeter. İste, verir. Kulun kalbi Allah’tan başkasına bağlı oldukça, huzur kapısı ona kapalı olur. En güçlü insan kızgınlığını yenen, en sabırlı insan sıkıntılarını gizleyendir. Kadrinizi bilmeyip, size hürmet etmeyenlerin kapı­larında kendinizi rezil etmeyin. Bir gönül dostuna soruyorlar, efendim olgun insan kimdir? Cevap veriyor: “Kimseyi incitme­yen, kimseden incinmeyen”. Öfkelerini yenenler Allah yolunda konaklar. En sevaplı iş, Allah’ı çok anmaktır. “Ben, beni çok ananın arkadaşıyım” buyuruluyor. Gerçek edep, incelik ve zarafet, en üzgün zamanlarımızda bile gülümseyebilmektir. Çe­kilen sıkıntılar ekseriya şükürsüzlük neticesidir. Her zerrede bir nur, her katrede bir huzur vardır. Celâli Cemâlle bir bilenler için her şey güzel, anlamlı, faydalıdır. Radyasyondan çok birbirle­rinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar. İnsan yetiştirmek için evvelâ insan olmak lâzımdır. Lütfen hatırlayın. Hayatımızın her ânı kutsaldır. Canlı olun, dinamik olun, hayret edin, dikkatli olun, farkında olun. Hayran olun. Ve sevin. Yerdeki bir kum tanesin­den gökyüzündeki Samanyolu’na kadar bütün kâinatı kucakla­yın. Hayatınızı tam anlamıyla yaşayın. Miyopluktan kurtulup, ha­yatı, gerçekleri görenlerden olun. Kapıyı çalın, açılacaktır. Ara­makta olduğunuz şey, şimdi, sizde zaten mevcut. Çekil aradan, kalsın yaradan. Varolan Hak’tır, gayrısı yoktur. Biz, olduğumuzu sandığımız kimse değiliz. Önemli olan kendi kendimiz olabil­mek. “Ben taşrada arar idim, o can içinde can imiş.” “Cümle yerde Hak nâzır, göz gerektir göresi”... Önemli olan Yunus gibi her dem taze doğabilmektir. Bütün varlığı aşkla, inançla, heyecanla kucaklayabilmektir. Sevgiden bakır altınlaşır, kömür elmaslaşır. Karanlıklar ışıkla dolar. Geceler gündüz olur. Hastalar iyileşir. “Yunus bir haber verir, işidenler şâd olur” sözü bizlere ne güzel ışık tutuyor.

Tüketimin insanlara yaşamak için bir araç olarak değil de, hayatın amacı olarak gösterildiği bir düzende, insanların mutlu ve huzurlu olacakları yer, her an Allah’la beraber olmaktır. İn­sanlar geçim sıkıntısı çekmekten ziyâde, geçimli, kanâatkâr, şükretmeyi bilen kişiler olamamanın sıkıntısını çekiyorlar. E. From “Bugünün modern insanı neyi tüketeceğine kendisi de karar veremiyor. Reklâm spotlarıyla kendisine buyrulu­yor” diyor. Bunu üretici firmalar buyuruyor. Bugünün, kendine yabancılaşmış, sevgiyi yitirmiş sözüm ona uygar insanlarının yalnızlıkları gittikçe artmaktadır; ne toplum içinde ne de kendi­leriyle yalnız kaldıkları zaman mutluluğu, huzuru, iç aydınlığını bulamamaktadırlar. Dışımız içimizin aynasıdır. Vahyin ışığının olmadığı yerde rahat ve huzur bulmak imkânsızdır. Ancak gö­nülleri cilâlanmış olanlar ilâhi gerçekleri zahmetsizce görebi­lirler. Allah’tan başka dost edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Kendi iç dünyası ile barış içinde olmayan insanlar, huzuru hiçbir yerde bulamazlar. Ya­şamanın hüneri, her yeni günün güzelliğini bulmaktadır. Her an ve her insan yeni ve farklıdır. İnsanlar nedenini bilmeden bir oyun oynuyorlar. Hiç vaktim yok oyunu. İnsan sevginin ta ken­disi olmalıdır. Sevginiz renginizdir. Unutmayın, içinizdeki sevgi kadar varsınız. Eşyayı, olayları, insanları iç gözünüzle görmeye çalışın. Işıkları, renkleri, titreşimleri gözlemleyin. İnsanoğlu her an değişim halindedir. Başkaları için küçük, basit, önemsiz yer-ler bir başka insanı müthiş etkileyebilir. Daimî ve değişmez dünyası yoktur onun. O daima başkalaşım içindedir. Dünya her an, yeniden yok oluyor, yeniden var oluyor. Hakikat, herkese sunuluyor, alan alıyor, almayan almıyor. Neden yaratıldığını, yaratılışındaki ince hikmetleri bilmeyen, sezmeyen her insan bir zindandır. Mânâsız varlık yoktur. Bütün varlık bir mânâdır. Onun için bu mânâya erenlere, mânâ erenleri deriz. Boş tarafınız var­sa, onu Allah ile doldurunuz. Kör, görenin koluna girerse, çabuk yol alır. Bu kubbenin altında bir göz ara, seni sevsin. Vicdanı ferahlandıran şey sevaptır. İçi kemiren şey günahtır. Duvara dayanma yıkılır. Ağaca dayanma kurur. İnsana dayanma ölür. Allah’a dayanan ne yıkılır, ne kurur, ne ölür. Yalan gürültü çı­karır. Hakikat daima sessizdir. Zâhirde bâtın ol ki, bâtında zâhir olasın. Dünya bir ândan ibarettir. Bugünün insanının en bil­mediği şey, kendisidir. Kendini anlamayan Hak’kı nasıl anlar? Sualin ne ise kemâlin de odur.

medi. Kendi üç kuruşluk bilgimize bakarak ahkâm kesmemiz ne büyük gaflet. Bizim robot yapacak hale gelmemiz, nükleer enerjiyi kullanmamız varlığımızı geliştirmiyor. Özümüze ait bilgilerden habersiz yaşı­yoruz. Uzaya gidiyoruz da yanı başımızdaki insanların ıstıra­bından, içlerine akıttıkları gizli gözyaşlarından haberimiz olmu­yor. Bizi geliştirecek bilgilere vâkıf olmadığımız için, yetenek­lerimiz de gelişmiyor. Kemâl basamaklarında yükselemiyoruz. Hakikat tektir ve her yerdedir. Biz aslı, özü, gerçeği bilmedi­ğimizden teferruata boğulmuşuz. Bilginin çok olduğunu sanı­yoruz. Hazreti Ali, “İlim bir nokta idi, onu insanlar teksir etti­ler” diyor. Bu üzerinde yıllarca düşünmeyi gerektiren çok önem­li bir konudur. Özü yakalamak gerekir. Yoksa yıllar boşu boşuna akar gider. Büyük Yunus, “İlim, ilim demektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır” diyor. Aslında hayat, mutluluk, sağlık, güzellik, neş’e, huzur hep sade, basit, mütevâzı, yalın, tertemiz, yeni yağmış kar gibi bembeyaz bir yaşamın içinde. Girift olan, hayatı içinden çıkılmaz sorunlarla dolduran bizleriz. İnsanın içindeki güzelliklerin, potansiyelin bir hiç için, bir inat, bir gurur, nispet yapmak, boş ve anlamsız tat­minler için kaybolup gitmesi ne acı. Her birimizde dünyayı daha iyi bir dünya haline getirebilme gücü var. Velev ki bir tebes­sümle, bir hatır sorma ile, sımsıcak bir merhaba ile de olsa. De­nize atılan bir taşın dalgalar halinde büyümesi gibi... Bazen bir tebessüm, bir ziyaret, bir telefon konuşması bütün dünyayı do­laşır. İnsandan insana geçer. Nicelerine renk dolu, ışık dolu anlar yaşatır. Birbirleriyle temas eden enerjiler, birbirlerini değiş­tirirler. Bir gönül dostu, ne olur diyor. Bir ânımızı imânla geçi­relim. Tam bir teslimiyetle fişimizi O’nun sonsuz gücünün, irâ­desinin bulunduğu prize takalım. Gökyüzünün ihtişâmı, yıldız­ların güzelliği karşısında ürpererek ağlayabilsek. Hayatımızın her ânının ne denli kutsal olduğunu bir bilebilsek...“Ve bir ân yaşıyorum, bütün bir ömre bedel” diyebilsek... Kur’an-ı Ke­rim’deki emr-i ilâhiyi her an tekrarlayıp yaşayabilsek. “Doğrusu sana yöneldim. Kendimi sana verdim.” Hayatımızı yasemin be­yazlığında, yaseminler güzelliğinde yaşayarak O’na kavuşa­bilsek “O senden râzı, sen O’ndan râzı olarak gir cenne­time” emrine muhatap olabilsek...

Peki ne bekliyoruz?

Eğer bugün değilse, ne zaman?

 

SABRİ TANDOĞAN

GÖNÜL SOHBETLERİ, 2.CİLT

http://WWW.gonulsohbetleri.net 

190
0
0
Yorum Yaz